Halihazırda fazladan zenginlik biriktirmiş bir bankayı, kraliçeyi veya herhangi birini ele alalım; bu kişi ya da kurum, silahlı bir çete toplaması, dünyayı keşfetmesi, zenginliklerin yerini saptaması ve onları çalması için bazı kaşiflere kredi sağlar.
Sürecin ilk bölümü toprak işgali ve doğal kaynakların çıkarılmasından oluşur. Buna aynı zamanda, ilk, ilkel ya da esas birikim de denir. Bazen bize bunun koloni/sömürge döneminde kaldığı söylenir ama hala devam etmektedir. Emperyalistler için bugünün devasa yatırım fırsatlarından biri hala Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki topraklara konmak, böylece ihracata yönelik makineleşmiş monokültür endüstriyel tarım (geçimleri için çiftçilik ve çobanlık yapanların zorla yerinden edilmesini de kapsamaktadır) işine girmektir.
Dünya Bankası’nın 2001-2010 yılları arasında çok uluslu emlak yatırımcıları ve spekülatörleri için sağladığı sermaye ile bu kesimler halihazırda 203 milyon hektar toprak almış durumdadır. Bankalar sadece 2012′ de endüstriyel tarım sektörüne toplamda 6-8 milyar dolar borç para vermiştir. Kamboçya’daki ekilebilir arazilerin yüzde 56 ile 63’ü özel yatırımcılara satılmıştır. Liberya’ da arazilerin yüzde 30’dan fazlası elden çıkarılmıştır. 2012’den itibaren bütün Afrika kıtasındaki tarım arazilerinin yüzde 5’i yabancı yatırımcılara satılmış veya kiralanmıştır. Bu arada toprak hakları ihlal edilmiş yerel topluluklardan Dünya Bankası’na karşı 21 resmî şikayet gelmiştir.
Ranked: The Top 100 Brands by Value in 2023
Emperyalistlerin topraklara el koymak için, alenen savaşmaktan tutun da, geçimini tarımla sağlayanları saf dışı etmek amacıyla tahıl fiyatlarını düşürmeye (üretim maliyetinin altında fiyatlarla satmaya) varıncaya kadar çok çeşitli yöntemleri vardır. Bu hırsızlık sayesinde sermaye adına birkaç şey birden halledilmiş olur. Toprağı kim ele geçirmişse istediği gibi kullanabilir, altında ve üstünde ne varsa çıkarabilir. İnsanlar mülksüzleştirildiğinde (toprakları üzerinde artık yaşayamaz hale geldiklerinde) kente taşınmak zorunda kalır ve ücretli çalışmaya bağımlı hale gelirler. İşte işçi sınıfı da bu şekilde oluşturulur ve sürekli yeniden tedarik edilir. Ayrıca bu yolla tüketiciler de yaratılır. Artık topraksız olduğumuzdan barınmak için bir yer, yiyecek ve ihtiyacımız olan tüm diğer şeyleri satın almak zorunda kalırız.
Döngünün bir sonraki bölümü üretimdir. Kapitalizmin tanımlayıcı özellikleri tam da burada, üretim aşamasındadır: doğal hammaddelerin artık değerin cisimleştiği metalara dönüştürülmesi sırasında emeğin sömürülmesi aşaması.
Bu arada kapitalistlerin ürünlerine değer eklemesinin bir diğer yolu maliyetlerin dışsallaştırılmasıdır. Esasında kapitalistler metaların üretim maliyetlerinin tamamını ödemez. Üretim sürecinden kaynaklanan kirlilik, çevreye boşaltılmaktadır. Asla yapılmayan temizlik bir yana, yaratılan kirlilik sayısız ciddi sonuçlar doğurur ve problemin kaynağı olan kapitalistler bunlar için asla bedel ödemez. Ancak bunun bedeli bizim tarafımızdan, bütün toplum ve bundan etkilenmekte olan bütün canlılar tarafından ödenmektedir. Aslında eğer maliyetleri dışsallaştırmasaydılar, dünyanın ilk 20 sanayi sektöründen hiçbiri kâr edemezdi.
Diğer kapitalistler de bu sırada aynı döngüyü sürdürürler. Bütün metaları piyasaya akar. Rekabet, kapitalizmin ekonomideki başlıca itici gücüdür. Kapitalistler satış yapabilmek için birbirini piyasada saf dışı bırakarak veya fiyatları daha fazla kırarak kendi aralarında rekabet ederler. Genellikle ikisini de yaparlar. Bu, kâr oranının düşmesi için bir basınç yaratır. Rekabeti sürdürmek için kapitalistler üretim maliyetlerini devamlı kısmak zorunda kalır. Çoğu işte ücretler, değişken maliyetlerin en büyüğüdür. Dolayısıyla ücretleri mümkün olduğunca düşük tutmak için kapitalistler üzerinde muazzam bir baskı vardır. Bunu gerçekleştirmek için, en yüksek istihdamın sağlandığı dönemlerde bile ekonomiyi manipüle ederek işsizlik oranını yüzde 5’in üstünde tutarlar. Böylelikle her zaman, iş için rekabete soyunmuş, ümitsizlik içinde çok sayıda insan bulunur. Fabrikalarını ücretlerin en düşük olduğu ve baskıcı hükûmetlerin işçilerin örgütlenmesini engellediği ülkelere taşırlar. (Eğer hükûmet yeteri kadar baskıcı değilse, çabucak çaresine bakılır.) Daha uzun saatler boyunca çalışması için emekçilere baskı uygular ve her bir işçinin saat başı daha fazla artık değer üretmesi için üretkenliği artırırlar.
Tillie & Henderson’ın gömlek fabrikası işçilerini tasvir eden duvar resmi (1957). Fabrika, İrlanda’da sendikalaşan ilk kadın işçiler olan “Das Kapital”de yer alıyor. Joe Campbell’in fikrine dayanarak UV sanatçıları tarafından yapılmıştır. (Foto: Robin Parmar)
Üretimde yaratılan artık değer, kar olarak serbest kaldığı tüketim anına kadar metanın içinde kilitlidir. Saç kurutma makinesi ya da bir kutu donmuş waffle satın almak için parayı bastırdığınızda, kapitalistlerin amacını gerçekleştirmiş olursunuz.
Şimdi kapitalizmin en büyük çelişkilerinden birine geldik. Kâr elde etmek amacıyla kapitalistler işçileri sömürmek zorundadır, diğer bir deyişle onlara üretmiş oldukları metaların değerinden daha azını öderler. Böylece pazardaki toplam değer ülke içindeki nüfusun ödeyebileceğinden (ve tüketebileceğinden) her zaman daha fazladır. Piyasalar doygunluğa ulaştığında bu durum aşırı üretim krizi denen şeye neden olur. Çok fazla şey vardır ve insanlara bunların tümünü satın almak için asla yeteri kadar para ödenmez ─ ödenemez.
Her bir kapitalistin amacı karını maksimize etmek, diğer bir deyişle, yeni sermaye olarak yeniden yatırım yapmak için mümkün olduğu kadar fazla artık değer biriktirmektir. Ama aşırı miktarda artık değer genel olarak sistem için sorunlara neden olur. Artık değerin tamamı ekonomiye geri emilemez. Peki, onunla ne yaparlar? Değerini kaybetmesi için öylece ortalıkta bırakamazlar; bu artık değeri bir şekilde işin içine katmak zorundadırlar.
Artık değerin bir kısmı kapitalistler tarafından kişisel kullanım amacıyla cebe indirilir. Aşırı yüksek maaş ve ikramiyelerle müsrif bir yaşam sürmek için kullanılır. Artık değerin bir kısmı basitçe çöpe atılır; israf, savaş (ABD’nin örtülü bütçesinin yüzde 54’ten fazlası, saldırgan emperyalist dünya hegemonyasını sürdürmek ve bu süreçte milyonlarca insanı terörize edip katletmek için harcanıyor) ve güya ‘uluslararası yardım’ denen şey için bertaraf edilir. Bu son ikisi aynı zamanda daha fazla kâr sağlamak için merkezi bir işleve sahiptir, sorunu bütünsel olarak daha fazla kızıştırsalar da sürdürülmek zorundadırlar.
Tüketim ekonomisini borç temeline dayandırıp kredi pompalayarak, tüketim seviyesini çaresizce artırırlar. Asla tamamının ödenemeyeceğini bildikleri halde çılgınca borç senedi ve tahvil çıkarırlar. Bu da tabii ki iktisadi balonlara ve giderek daha da kötüleşen istikrarsızlığa neden olur. Kapitalistler sürekli yeni pazarlar açmaya ve bunların kontrolünü ele geçirmeye çalışmak zorundadır. Bu emperyalizmin itici güçlerinden biridir. Birden fazla ülke bunu yaptığında büyük emperyalistler arası çatışmalar meydan gelir. Bu rekabet ─ hiçbir şekilde ahlaki bir konu değildir ─ 20. yüzyılın iki büyük emperyalist savaşına (Dünya Savaşı) neden oldu. Yani her iki emperyalist savaşta da pazarlar ele geçirildi ve fazla ürünler yok edildi ─ böylece kapitalizm bir taşla birden çok kuş vurmuş oldu.
Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, ABD Başkanı Joe Biden, İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Japonya Başbakanı Fumio Kishida, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, İtalya Başbakanı Mario Draghi, Kanada Başbakanı Bakan Justin Trudeau ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 27 Haziran 2022’de Almanya Şansölyesi’nin bir zirveye ev sahipliği yaptığı güney Almanya’daki Elmau Kalesi’ndeki çalışma oturumunda Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky’nin video bağlantısı aracılığıyla G7 liderlerine hitap etmesiyle yuvarlak masada bir aradalar. Foto: Benoit Tessier
Şimdi ekonomik döngünün başına, artık değerin yeniden yatırıma dönüşmesine geri dönelim. Her bir şirket, diğerleri üzerinde, yalnızca genişleme yoluyla rekabet üstünlüğü elde edebilir. Bir bütün olarak kapitalizmin makul ölçüde istikrarlı bir şekilde işlemesi, sermaye yatırımının (özellikle ağır sanayide) sıkıntıya girmeye değmesi ve herkesin faiz ödemesini tolere edebilmesi için, en azından yıllık %3 büyüme sağlanabilmelidir. Böylece döngü işlemeye devam eder ama daha da büyüyerek. Sonraki turda daha fazla hammadde çıkarmak, daha fazla emek sömürmek, daha fazla ürün üretmek, daha fazla israfa neden olmak, daha fazla kâr elde etmek zorundadır. Büyüme doğrusal değildir çünkü döngünün her bir turu öncekine göre devasa boyutlardadır.
Laboratuvarda oluşturulan kıyma, Foto: Ivan Radic.
Aralıksız büyüme kolay bir şey değildir. Haberlerde sık sık bunun nasıl işlemeye devam edeceğini çözmeye çalışan iktisatçıları ve politikacıları görürüz. Ancak ekonomiler doygunluğa ulaştığında, kârlı yatırım olanakları azalır. Böylece daha çok sayıda şeyi bir kâr üreticisi haline dönüştürmek, özelleştirmelerle her yanımızı kuşatmak ve duygularımızdan DNA’larırnıza kadar yaşamımızın her alanına parasal değer biçmek için yeni yollar keşfetmek zorundadırlar.




