Açlık ve Tahakküm Altında (1)

İyice anlamanızı istediğim şey şu: Neredeyse tüm gelişmiş ülkelerde, herkese yetecek kadar bolluk mevcuttur veya bu bolluğu yaratmak mümkündür. Emeğin gayet kötü idare edildiği mevcut düzende dahi, sahip olduğumuz servet adil bir şekilde paylaştırılsa, herkes nispeten daha rahat hayatlar sürebilir; ki bu servet, emeğin idaresi böylesine kötü olmasa, sahip olacağımız zenginliğin yanında bir hiçtir.

Bakın; tarihin ilk dönemlerinde insan en ivedi ihtiyaçların esiriydi. Doğa kudretli, insan ise çelimsizdi. Günlük yiyecek ve barınma ihtiyacı için doğayla sürekli mücadele etmek zorundaydı. Hayatı bu daimi mücadeleye bağlı ve bununla sınırlıydı; tüm ahlak kuralları, yasaları ve dinleri, ha­yatını idame ettirmek için verdiği bu bitimsiz kavganın bir sonucu, yansımasıydı aslında. Zaman ilerledi; insan yavaş yavaş, adım adım güçlendi ve bugüne dek geçen tüm çağlarından ardından, doğayı neredeyse tümüyle ele geçirdi. “İnsanın artık yarınki ekmeğini nasıl bulacağından ziyade, daha yüce şeyleri düşünebileceği boş vakte sahip olması gerekmez mi?” diye sorabilirsiniz tabii. Heyhat ki insanın ilerleyişi aksamış ve durmuştur. Gerçekten de doğayı ele geçirmiş ve doğanın güçlerine, onları kullanarak yapmak istediği şeyler için hükmetmiş olsa da, hala kendisine galip gelmesi, hakim olduğu bu güçleri nasıl en iyi şekilde kullanacağını düşünmesi gerekiyor. Şu an onları, kader böyle buyurmuş gibi körü körüne ve ahmakça kullanmakta. Vahşi insanlara hükmeden biteviye yiyecek arayışı ve kavgasının hayaleti, uygar insana musallat olmuştur sanki; o ise, geride kalan günlerin muğlak hatıralarından doğan soluk, gerçek dışı umutların lanetiyle, bir rüyanın içinde debelenmektedir. Bu rüyadan uyanmalı ve olan bitenin gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Doğa tamamen fethedilmiştir, diyemez miyiz? Artık uzun zamandır meselemiz, doğanın güçlerini ustalıkla kullanan insanın örgütlenmesidir. Buna en azından teşebbüs edilmediği sürece, bizi adaletsizliğe, zulme ve her türlü alçaklığa sürükleyen açlık korkusunun dehşet verici hayaletinden ve onun iblis kardeşi tahakküm arzusundan azade olamayacağız. Yoldaşlarımızdan korkmayı bırakıp onlara güvenmeyi öğrenmek ve rekabete bir son verip işbirliğini güçlendirmek bizim için bir mecburiyettir.

Portrait of William Morris aged 46, taken by Abel Lewis in Douglas, Isle of Man, 1880.

Artık, meselenin detaylarına yaklaşırken, uygarlıkta her insanın, deyim yerindeyse, kendi teninden öte bir değeri olduğunu hiç şüphesiz biliyor olmalısınız. İşçi diğerleriyle birlikte çalışarak ─ çünkü çalışması gerekir ─ hayatta kalmaya ve fena olmayan koşullarda yaşamaya yetecek miktardan daha fazlasını üretebilir. Ve bu yüzyıllardır, hatta birbirleriyle savaşan kabilelerin alt ettikleri düşmanlarını öldürmek yerine köleleştirmeye başladıkları zamanlardan bu yana böyle olagelmiştir. Ve elbette, söz konusu fazlalığı üretme kapasitesi arttıkça artmıştır. Örneğin bugün, tek bir kişi, tüm bir köyü yıllarca giydirebilecek miktarda kumaşı bir haftada üretebilir. Uygarlığın esas meselesi daima, bu artık emekle ne yapacağımız sorusu olmuştur. Açlık korkusu denen hortlak ve onun yakın dostu tahakküm arzusu, her zaman insanları bu sorulara oldukça kötü yanıtlar vermeye itmiştir. Üstelik belki de en kötü yanıtlar, artık emeğin müthiş bir hızla arttığı bugünlerde verilmektedir. Kısa yoldan ulaşılan cevap, hep şu olur: İnsan, bu artık emekten kendisine ödenmemiş olan paya yalnızca kendisi sahip olmak ister ve bunun için kendisi gibi olan diğer insanlarla mücadele eder. Bu payı diğerlerinden kapma gücüne sahip olanlar ise soyup soğana çevirdikleri insanları sürekli olarak kendilerine tabi kılabilmek için her türlü tertibe başvururlar.

William Morris’s Socialist League Membership Card designed by Walter Crane, 1885

Az önce de belirttiğim gibi, sayıca az ve dağınık vaziyette bulundukları ve bunun neticesinde maruz kaldıkları müşterek baskının farkında olmadıkları sürece, insanların bu kazıkçılığa itiraz etme şansları yoktu. Ancak, kendilerine ödenmeyen kârdan daha fazla pay kapma ya da fazladan gelir elde etme çabası yüzünden, insanlar üretim konusunda birbirlerine daha bağımlı hale geldi ve daha önce söylediğim gibi, bu çaba etrafında tümüyle birlik olmaya itildiler. Soyulan veya kazıklanan sınıf olarak işçilerin gücü, önemli oranda arttı ve geriye sadece, sahip oldukları bu gücün farkına varmaları kaldı. Bunun farkına vardıklarında, “İşçiyi çalışması için hayatta tutacak olan şey nedir?” sorusunun yanı sıra, “Artık emekle ne yapılmalı?” sorusuna da doğru yanıtı verebileceklerdir. İşçi ürettiklerinin tümüne sahip olacak ve de kesinlikle kazıklanmayacaktır; doğru yanıt budur. Anımsayalım; işçi kolektif olarak üretir. Bu sayede, ondan kendi kapasitesi ölçüsünde istenen işi düzgünce yapacak ve bu iş sonucunda ortaya çıkan üründen ihtiyacı kadarını alacaktır; zira ihtiyacından fazlasını kullanamaz, sadece israf edebilir, öyle değil mi?

Bu tablo size tamamen mantıksız bir hayal gibi görünüyorsa, ki şu anki vaziyetimize bakınca pekâla öyle de görünebilir, söylediklerimin altını doldurmak için şunu eklemem gerekir: İnsanlar emekleri israf edilmeyecek şekilde örgütlendikleri zaman, aç kalma korkusu ve tahakküm arzusu yakalarını bırakacak ve sahip olacakları özgürlük ve serbest zaman sayesinde aslında neye ihtiyaç duyduklarını görüp anlayabileceklerdir.

Şimdi, kendi zihnimde canlandırabildiğim birtakım şeyler var. Bunlara dair düşüncelerimi sizlerle de paylaşayım ki, siz de kendi aklınızdakilerle karşılaştırabilin. Ve bu esnada, şu da her daim aklınızın bir köşesinde dursun: İnsanların becerileri ve arzuları arasındaki belirgin farklılıklar, komünal bir düzende ortak ihtiyaçlar olan beslenme ve barınma karşılandıktan sonra, insanların kendi arzuları doğrultusunda bir şeyler yapmalarını kolaylaştıracaktır.

O halde, nelere ihtiyacım vardır? Etrafımdaki koşulların, yani arkadaşlarımla olan münasebetlerimin bana vermesi gerekenler nelerdir? Önceden yapılmış planların ve dayanışmanın dışında gelişebilecek kaçınılmaz aksaklıkları bir kenara bırakıp düşünelim.

Her şeyden önce sağlıklı olmayı talep ediyorum ve uygar dünyada yaşayanların büyük çoğunluğunun, bunun ne anlama geldiğinden bile bihaber olduğunu söyleyebilirim. Sadece yaşamın kendisini hissetmek bile başlı başına bir zevktir; kol ya da bacaklarını kıpırdatmanın, bedensel güçlerini harekete geçirmenin keyfi; güneşle, rüzgarla, yağmurla adeta oynaşmak; bir hayvan olan insanın, ayıplanma korkusu veya kabahat işleme duygusu olmaksızın, bedensel iştahını doyurmasından aldığı haz ve yenileniş… Ve dahası, yapılı, endamlı, güçlü ve sağlam bir beden ve ifadeli bir çehreye sahip olmak; yani tek kelimeyle, güzel olmak: Bunu da talep ediyorum. Bu talebin gerçekleşmesini sağlayamazsak, zavallı yaratıklar olduğumuz kesinleşir. Talebimi, ezilen ve aşağılanan insanların çaresizliklerinden doğup çağlar boyunca tahakküm ve aşağılamayı kalıcı hale getirmek için birer araç olarak kullanılan, o berbat çilecilik öğretilerine meydan okuyarak dile getiriyorum.

Britanya’da desen baskılı kağıtlar 16. yüzyıldan beri duvarları süslemek için kullanılıyor. 19. yüzyılın sonlarında duvar kağıtları her sınıf tarafından evlerde ve kamu binalarında yaygın olarak kullanılıyordu. William Morris, tümü doğal formlara dayalı tekrarlanan desenlere sahip bir dizi duvar kağıdı tasarladı. | Willow Bough, 1887

Ve hepimiz için sıhhatli bir beden talebinin, diğer tüm haklı talepleri de beraberinde getirdiğine inanıyorum. Zira zenginlere bile kök söktüren hastalıkların ilk tohumları, kimbilir nerelerde atıldı? Ben bu hastalıkların, atalarımızın yaşadıkları sefahat hayatından değil de, çektikleri sefalet belasından kaynaklandığını sanıyorum. Yoksullara gelince; saygın bir tabibin belirttiği gibi, yoksullar daima tek bir hastalığın pençesine düşerler: açlık. En azından şu kadarından ben de eminim ki, eğer bir insan aşırı miktarda çalıştırılırsa, mekanik bir işin insanı körelten rutiniyle zincire vurulmuş haldeyse ve tünelin öte ucunda bir umut ışığı da yoksa, geçim derdiyle karanlık bir endişe girdabında yaşıyorsa, barınma koşulları yetersizse, dünyanın doğal güzelliklerinin tadını çıkarmaktan tümüyle mahrum bırakılmışsa, arada sırada içini kıpır kıpır ettirecek eğlencelerden de yoksunsa, bahsettiğim şekilde sağlıklı olamaz. Tüm bunların zıddı olan makbul koşullar, insanın bedensel sağlığıyla doğrudan ilgili olduğu kadar, sıhhatli bir yaşam sürmeye yönelik talebimle de bağlantılıdır. Aslında, nüfusun genelinin hakikaten sağlıklı olması için, sanırım birkaç kuşak boyunca sözü geçen makbul koşullarda yaşamak gerekiyor. Ancak şundan şüphem yok: Zaman içinde, diğerleriyle birlikte bu koşullar, diri bir yaşamın tadını çıkaran, böyle yaşamaktan mutlu ve ırkının özellikleri nispetince de güzel bir nüfusun yetişmesini sağlayacak. Bu noktada, insan ırkları arasındaki çeşitliliğin, yaşadıkları koşullar neticesinde ortaya çıktığını belirtmek isterim. Eğer kâr etmek amacıyla değil de yaşamak için çalışsaydık, dünyanın bazı iklimsel ve çevresel avantajlarından yoksun, daha sert kısımlarında yaşayan bizler için, iklimimizden kaynaklanan dezavantajların pek çoğunu, en azından ırkımızın tamamen gelişebilmesine imkan verecek kadar hafifletmek hiç de güç olmazdı.

(William Morris, How We Might Live)