Gerçek belagat belagati küçümser, gerçek ahlak ahlakı küçümser. Yani yargı ahlakı, kuralsız olan akıl ahlakını küçümser. Çünkü yargı his sahibinin işidir, tıpkı bilimlerin zihnin işi olması gibi. Sezgi yargının bir parçasıdır, matematik de zihnin. Felsefeyi ciddiye almamak gerçek anlamda felsefe yapmaktır.
Bir kişi ne kadar akıllıysa etrafında o denli çeşitli insanlar görür. Sıradan kişiler insanlar arasında fark görmezler.
Başkalarının aklına gelen sebeplere değil de, kendi keşfettiğimiz sebeplere genelde daha kuvvetle ikna oluruz.
Krallar gibi değil tiranlar gibi, otoriteyle değil tatlılıkla ikna eden belagat.
Doğal bir üslupla karşılaşınca hem şaşırır hem de hayran kalırız, çünkü bir yazar görmeyi beklerken, karşımızda bir insan buluruz. Ancak ince beğeniye sahip olanlar ve bir kitap gördüklerinde orada bir insan bulmayı bekleyenler, karşılarında bir yazar bulduklarında epey şaşırırlar: İnsandan çok şair gibi konuştun. Doğanın, ilahiyat da dahil her şey hakkında konuşabileceğini gösterenler doğayı gereğince onurlandırırlar.
İnsanların hakkınızda iyi düşünmesini mi istiyorsunuz? Kendinizden konuşmayın.
Bir insana sadece, dürüst insan olmak öğretilmez, geri kalan her şey de öğretilir. Ve insan hiçbir şeyden dürüst olmak kadar gururlanmaz. Sadece öğretilmemiş bir şeyi bilmekle gururlanılabilir.
Zihin için inanmak tabiidir, irade için de sevmek tabiidir. O kadar ki bunlar, gerçek nesnelerin yokluğunda, sahtelerine bağlanmak zorunda kalırlar.
İnsan tam anlamıyla “omne animal”dir. (Latince: her hayvan)
Hatıra, neşe hep histir ve hatta matematik önermeler bile his haline gelir; çünkü akıl doğal hisler meydana getirdiği gibi doğal hisler de akıl tarafından silinir.
Hayattaki en önemli şey meslek seçimidir ve onu da tesadüfler tayin eder. İnsanları duvar işçileri, askerler, çatı ustaları yapan adetlerdir. “Mükemmel bir çatı ustasıdır,” derler. Veya askerlerden bahisle, “Bu insanlar delidir,” denilir. Bazıları ise aksine, “En esaslı iş savaşmaktır, diğer insanlar soytarıdır,” der. Çocukluğumuzda bir mesleğin övülüp diğerlerinin de yerildiğini duyduğumuz için belli bir mesleği tercih ederiz. Çünkü doğal olarak doğruluğu sever, çılgınlıktan hazzetmeyiz; bu sözler bizi duygulandırarak harekete geçirir, ancak uygulamada kusurlu davranabiliriz.
İddia ediyorum ki herkes kendi hakkında konuşulanlardan haberdar olsaydı dünyada bir avuç dost bile kalmazdı. Birbirimiz hakkında zaman zaman yaptığımız yersiz tespitlerden çıkan kavgalar bunun kanıtıdır.
Söylediğimiz şeyin, onu söyleyiş şeklimizden bağımsız olarak değerlendirilmesi neredeyse imkansızdır. Bence güzel veya bence muğlak gibi bir şey söylediğinizde ya karşınızdakini bu yönde etkiler ya da aksi yönde tahrik edersiniz. Hiçbir şey söylememek yeğdir, bu durumda karşınızdaki olayı olduğu gibi, yani o andaki duruma ve bizim sebep olmadığımız koşullara göre değerlendirir. Fakat hiç değilse bizim eklediğimiz bir şey yoktur. Tabii, karşımızdakinin huyu ve yorumuna göre bu sessizlik de bir etki yaratabilir veya hareketlerimizden, yüz ifademizden ya da ses tonumuzdan, bu tür emareleri okumada ne kadar kabiliyetli olduğuna bağlı olarak bir anlam çıkarabilir. Başkasının yargısının doğal bir akış içinde ortaya çıkması ne kadar zordur, yargıların ne kadar azı sağlam ve istikrarlıdır.
İnsanlar söylediklerinden çıkar beklemiyor da olsalar bundan mutlaka yalan söylemedikleri sonucunu çıkarmamalıyız. Çünkü sırf yalan söylemek için yalan söyleyen insanlar vardır.
Doğada her şey sürekli yeniden başlar: yıllar, günler, saatler, hatta mekanlar. Ve sayılar baştan sona, birbirini takip eder. Böylece bir tür sonsuzluk ve ebediyet ortaya çıkar. Bu şeyler tek başlarına sonsuz ve ebedi değildir, fakat bu sonlu varlıklar sonsuzca çoğalır. Bu nedenle, bana öyle geliyor ki sadece bunları çoğaltan sayı sonsuzdur.
Bir asker veya işçi vs. çektiği zahmetten şikayet mi ediyor, bir de ona hiçbir şey yapmama görevi verin.
İşsiz güçsüz, tutkusuz, eğlencesiz, çabasız, tam bir durgunluk içinde olmak kadar tahammül edilemez bir şey bulunmaz insan için. Çünkü öyle bir durumda hiçliğini, yalnızlığını, yetersizliğini, bağımlılığını, zayıflığını, boşluğunu hisseder. Hemen o an ruhunun derinliklerinden usanç, kasvet, hüzün, keder, huzursuzluk, mutsuzluk yükselir.
İnsanın beyhudeliğini, boş gururunu, aşkın sebep ve sonuçlarını düşünmek kadar iyi gösteren bir şey yoktur, çünkü bütün dünya değişir aşkla. Kleopatra’nın burnu.
İnsan ölüme, sefalete, cehalete çare bulamadığından, mutlu olmak için bunları hiç düşünmemek gerektiğine karar vermiştir.
Büyük insanlar da küçük insanlar da aynı kazalara, aynı sıkıntılara, aynı tutkulara maruz kalırlar. Fakat biri tekerin üstünde, diğeri ise merkeze yakın bir yerdedir ve o yüzden de aynı hareketin yarattığı sarsıntıdan daha az etkilenir.
Kendini hoş görmemek görgülü olmanın, başkalarını hoş görmek ise dindarlığın işaretidir.
Bizi ilgilendiren şeyleri küçük görmeye varan bir duyarsızlık ve bizi en çok ilgilendiren şeye duyarsız hale gelmek.
Bu sonsuz uzamların ebedi sessizliği ürkütüyor beni.
Üç tür insan vardır: Tanrı’yı bulmuş ve ona hizmet etmekte olanlar; Tanrı’yı bulamamış fakat aramakla uğraşanlar; Tanrı’yı bulamamış ve hayatlarını onu aramadan geçirenler. İlk gruptakiler akıllı ve mutludurlar, sonuncu gruptakiler akılsız ve mutsuzdurlar. Aradakiler ise mutsuz ve akıllıdırlar. (Tanrı: İslam dininde Allah)
Kanılara ve hayalgücüne dayanan bir düzen bir süre hakim olabilir; tatlı, hoş bir düzendir üstelik. Güce dayalı düzen ise daima hüküm sürer. Dolayısıyla kanı, dünyanın kraliçesi gibidir, ama güç dünyanın tiranıdır.
Çok genç olanlar iyi hüküm veremez, çok yaşlılar da öyle. Bir şey üzerinde yeterince düşünmemek de fazlaca düşünmek de bizi inatçı ve dediğim dedik kılar.
Her şey aynı yönde ve hızda hareket ettiğinde, bir gemide olduğu gibi, hiçbir şey hareket ennemiş görünür. Herkes haddini aşarken, kimse haddini aşmıyor gibi görünür. Kim durup kendine çekidüzen verirse, tıpkı sabit bir nokta gibi, başkalarının azgınlığına dikkat çeker.
İnsan ruhu hakkında o kadar yüce bir fikre sahibiz ki bir başka ruh tarafından değer verilmemeye veya küçük görülmeye tahammül edemiyoruz. Ve insanların tüm mutluluğu bu değere dayanır.
Gerçek din bize ödevlerimizi, zaaflarımızı, kibrimizi ve heveslerimizi olduğu kadar bunların çarelerini, tevazu ve riyazeti de öğretir.
İnsanlar iki türlüdür: günahkar olduğuna inanan doğrular, doğru olduğuna inanan günahkarlar.
Fotoğraf: Düşünceler, Fransa Milli Kütüphanesi Blaise Pascal sergisinden.
Blaise Pascal, Düşünceler
