Kültür Endüstrisi

Frankfurt Okulunun en önemli kavramı Kültür Endüstrisi’dir. Bu kavram Adorno ve Horkheimer’ın 1944’te yayımlanan Aydınlanmanın Diyalektiği kitabında yer almıştır. Adorno ve Horkheimer Kapitalist sistemin Aydınlanma ile başladığını ileri sürmüş ve kitaplarında sistemi kıyasıya eleştirmiştir. Aydınlanma ile akıl, inancın yerini almış ancak bu kez seküler bir tahakküm kitlelere dayatılmıştır. Bu tahakküm en çok kendini kültür alanında göstermiş ve endüstrileşen kültür, doğallığından uzaklaşarak bir metaya dönüşmüştür. Adorno ve Horkheimer, Marx’ın bir zamanlar işçilerin sahip olabilirse boş zamanlarında kapitalizmi yıkarak yerine komünizmi getireceğini iddiasının, Amerika’da konformist kitle kültürüyle yok olduğunu çeşitli örnekler üzerinden anlatmışlardır. Amerika’da işçiler boş zaman sahip olmuş ancak bu boş zamanlarında bilinçlenmek yerine iktidarın tahakkümüne daha da teslim olmuştur. İktidar tarafından güdümlenen görsel iletişim kültürü çoğu zaman kitlelerin toplumsal eşitsizlikleri fark etmelerinin önüne geçerek, onları iyi bir tüketici ve uysal bir vatandaş yapmanın yollarını aramaktadır. Kültür endüstrisinin en etkin yayıcısı olan görsel kültür insanların ‘arzularını yönlendirerek’ kapitalizme intibaklarını kolaylaştırmakta ve onları konformizme itmektedir.

Kültür endüstrisi kavramı, kapitalist toplumlarda kültürün burjuvazi tarafından kontrol edildiğini ve endüstrileştiğini ileri sürmektedir. Endüstrileşen kültür sanata ve özüne yabancılaşarak, kitleleri tüketime ve siyaset üzerine düşünmemeye yönlendirmektedir. Kültür endüstrisi var olan sistemi haklılaştırmakta ve iktidarın yeğlediği bir toplumsal atmosferin yaratılmasını sağlamaktadır. Burada sanat ve gelenek artık öncelik değildir, öncelik metalaşan kültürün piyasa güçlerine uyumudur. Bu amaçla kitlelerin arzuları manipüle edilir ve Marx’ın ifadesiyle yanlış bilinçlenmeleri adına çeşitli stratejiler devreye girer. Araçsallaşan kültür ürünleri birbirlerine benzeştirilir, muhalif ögelerden arındırılır ve daha kolay tüketilebilir hâle dönüştürülür. Kültür endüstrisi kitlelerin düşünmelerini değil iktidara uyum sağlamalarını önceler ve kitlenin yorum yeteneğini olabildiğince daraltmaya çalışır. Doğal olmayan, endüstri tarafından manipüle edilen görselliğin sunduğu avantajları sonuna kadar kullanan kültür endüstrisi diğer kültürel formları da bir potada eritmekte ve bireyleri tüketime ve konformizme itmektedir. Kültür endüstrisi tarafından güdülenen kitle kültüründe sanat endüstrinin tutsağı olmuş ve sanatsal üretimin karakteri ciddi ölçüde değişime uğramıştır. Sanat, bu süreçte özerkliğinden ve muhalefetinden vazgeçmiş, bireyleri sistemle uyumlandırmayı öncelikli amaç hâline getirmiştir.

Endüstrileşen kültür öncelikle içeriğindeki tüm sakıncalı gelenekten ve ideolojiden arındırılır. Bambaşka bağlamlarda üretilen sanat eserleri veya kültürel ögeler kültür endüstrisi tarafından yağmalanabilir. Önemli olan bu yeni kültürün metalaşabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Kapitalizm bu amaçla çoğu zaman kapitalizm karşıtı pek çok ögeyi bile sistemi güçlendirme adına kullanmaktan çekinmemektedir. Che Guevara, devrim şarkıları veya kapitalizm aleyhtarı pek çok eylem dahi kendini bu şeyleştirme sürecinden kurtaramamış ve kültür endüstrinin içinde alınıp satılabilir bir metaya dönüşmüşlerdir. Kültür endüstrisindeki üretimin gerçek sanatla hiçbir ilgisi bulunmaktadır, bu sadece bir yeniden üretimdir. Gerçek sanat gerçekliği betimlerken onun yargılar. Oysa kültür endüstrisinin ürettiği görsel kültür ürünleri var olan toplumsal dizgeyi olumlar, onu yüceltir. Ortaya çıkan bu ürüne sanat demek artık çok zordur çünkü gerçek sanat bağımsız, muhalif ve biricikken, endüstrileşen sanat tüm bu olgulardan bağımsız şeyleşmiş bir üründen fazlası değildir.

(Doç. Dr. Emel Arık) – Foto: Edinburgh, Scotland. 1936 – Stuart James / Addictions and Distractions, Leanne Boulton


Herbert Marcuse’nin “Kültür Endüstrisi” Eleştirisi

Günümüzde tüketimin, doğal ihtiyaçların mal veya hizmet yoluyla karşılanması olarak değil, kod ve kurallarla düzenlenen küresel ve tutarlı bir göstergeler sistemi olarak yorumlanması gerekmektedir. Tüketim toplumunda gerçek ve sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrım ortadan kalkmakta, bireyler tüketim ürünlerini satın almanın ve bunları göstermenin ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanmaktadır. İhtiyaçlar, artık belirli bir nesneye duyulan ihtiyaçtan ziyade farklılaşma ihtiyacıdır. Bu süreçte birey, kendisini sosyal olarak diğerlerinden ayırdığına inanırken aynı zamanda tüketim toplumuna da entegre olur. Dolayısıyla tüketmek birey için bir ihtiyaç haline gelir ve bu anlamda tüketim bireyin özgür bir etkinliği değildir. Tam tersine hem ihtiyaçlar sistemini üreten ve yönlendiren üretim düzeninin hem de gösterge olarak tüketim mallarının elde ettiği göreli toplumsal prestij ve değeri belirleyen anlamlandırma düzeninin baskısı altındadır (Baudrillard, 2017: 73). Aşırı tüketime ve sosyal baskılara maruz kalarak yaşadığımız bir dönemde, refahımızı etkileyen ihtiyaçlarımızın tespiti ve karşılanması sürecinde; gerçek/sahte ihtiyaçlar, doğru/yanlış ihtiyaçlar, istekler gibi kavramları bir birinden ayırt edebilmemiz son derece önemlidir. Sahte bir ihtiyacı gerçek olandan ayırmayı başaramadığımız sürece, tüketici rolünü doğru yönetebilmek ve bununla başa çıkmak oldukça zorlayıcı olacaktır. Çünkü psikolojik açıdan, diğer nedenlerin yanı sıra, sosyal normların ve beklentilerin kabul edilmesi ve yeniden üretilmesi nedeniyle yanlış ihtiyaçlar ortaya çıkar. Bunlar, diğerlerinin yanı sıra kitle iletişim araçları, eğitim, topluluk dinamikleri aracılığıyla örtülü veya açık bir şekilde aktarılır. Temel ihtiyaçlar, refah için içsel ve hayati gereksinimlere dayanırken, sahte olanlar piyasanın ve sosyal beklentilerin aracılık ettiği sosyal yapıların bir sonucudur.

İhtiyaçlar ile istekler arasındaki ayrım daha ziyade nesnel ve öznel olan üzerinden yapılmakta, nesnel olan ihtiyaçlar insan yaşamı için bir gereklilik arz eden ve herkes için geçerli olan şeyleri ifade eder. Öznel ihtiyaçlar ise isteklerden doğmaktadır. İhtiyaçlar ve istekler arasında net bir ayrım yapmanın mümkün olduğu söylenemez. Bu defa bütün ihtiyaçların insan yaşamı için minimum gerekliliklerden hesaplanması gerekir ki, bu olanaksızdır. Ayrıca ihtiyaçlar sadece fizyolojik olarak da düşünülemez ve isteklerin duygusal ihtiyaçları karşılama gibi bir işlevi vardır. İhtiyaçları ‘hayati ihtiyaçlar’, ‘sosyal ihtiyaçlar’ şeklinde ayırmak da yerinde olacaktır. Marcuse’ye göre gerçek ve sahte ihtiyaçları ayırt etmek mümkündür. Sahte ihtiyaçlar, belirli çıkar grupları tarafından bireye yüklenen ihtiyaçlardır ve bireyi zahmete, sefalete sürükleyerek saldırganlığı ve adaletsizliği devam ettirir. Birey için tatmin edici olan ve sürekli tüketime teşvik eden, eğlenmeyi ön plana çıkaran baskın ihtiyaçların çoğu, kişiler için sahte ihtiyaçlar üretebilir (Marcuse, 1990: 4).

Marcuse’ye göre, asıl sorun insanların kendi ihtiyaçlarını başkalarına zarar vermeden ne şekilde karşılayacağı değil, kendilerine zarar vermeden nasıl karşılayacağıdır (Marcuse, 2013: 14). İleri sanayi toplumları, sürekliliklerini sağlamak ve insanlar üzerindeki denetimlerini devam ettirmek için onların bağımlılığını ve gönüllü köleliğini yeniden üreten değerler, doyumlar ve ihtiyaçlar üretirler (Marcuse, 2013: 15).

Kapitalist politikalar, insanı bir metaya dönüştürecek yeni bir insan doğası oluşturmuşlar; sahip olma, tüketme, piyasaya sürülen yeni ürünleri satın alma ve her defasında yenileme ihtiyacı insanlara sunulmuş ve kabul görmüştür. Kendini feda etmek pahasına bu ürünleri kullanmak biyolojik birer ihtiyaç haline gelmiştir. Oluşturulan bu yeni insan doğası, insanların pazara olan bağımlılığını ve alışveriş tutkusunu bozacak herhangi bir değişikliğin ortaya çıkmasına engel olacaktır. Yani sistem tarafından üretilen bu ihtiyaçlar aynı zamanda muhafazakâr ve dengeleyici ihtiyaçlardır. Pazar, her daim bir sömürü mekanizması ve toplumun sınıf yapısını muhafaza eden bir tahakküm aracıdır (Marcuse, 2013: 20-21). 1950 ve 60’lar batılı sanayileşmiş ülkelerin her yerinde gerçek gelirdeki artışlar, boş zaman endüstrisinin gelişmesine, araba, televizyon gibi tüketim mallarının yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Bu durum sıradan insan kitlesinin kontrol edilmesi ve sömürüldüğünü içermektedir. Marcuse’ye göre gerçek ihtiyaç, insanın kendi hayatını üretim güçlerinin kontrolüne bırakmaması, onların kâr hesaplarına tabi olarak tüketimin bir nesnesi haline dönüşmemesi ve hayatının denetimini artık kendisinin üstlenmesidir (Marcuse, 2013:24). Kapitalist ekonomi ve onun kültür endüstrisi tarafından üretilen bu ihtiyaçların içerisine sömürü ve kârın zorunlulukları nüfuz etmiştir. Standartlaştırılmış tüketim alanlarını tamamı, gösterişin, statünün, gücün, saygınlığın ve çekiciliğin tüm sembolleri, sömürüsüz bir özgürlüğe yönelik isteği yok ederler (Marcuse, 2013: 26).

İleri endüstri toplumlarının çekicilik ve zenginliğini ön plana çıkaran üretim ve tüketime yönelim, ihtiyaçların değişmesine ve yeniden belirlenmesine neden olmaktadır. Geçmişte lüks olan şeyler bugün temel ihtiyaç haline gelmiş durumdadır. Bir yandan teknolojik gelişmelerin özgürleştirici ve kolaylaştırıcı imkânları, öte yandan zorlu yaşam mücadelesi büyük çelişki içermekte ve bu çelişki insanlar arasında bir saldırganlık oluşturmaktadır. Aslında bu saldırganlık ve zorbalıklar egemen güçlerin saldırganlığı ve zorbalığıdır (Marcuse, 2013: 56). Tüketiciler, tüketimin nihai amaç nesnesi olmak ve yeni arzular empoze edebilmek için kapitalist sistemin bir savaş alanıdır. Marcuse’nin ileri sürdüğü gibi tüketim kazancı baskıcıdır. Satışları artırmak için reklam, medya ve kültür endüstrisi tarafından insanların yeni sahte ihtiyaçları ve istekleri karşılanmaktadır. Tüketiciler, otantik ve doğal olarak algıladıkları yapay bir dünyada yaşamaktadırlar. Görünüşte bu insanlar seçim özgürlüğüne sahiplerdir ancak tüm tüketicilerin seçim yapmak zorunda olması nedeniyle bu zorunlu bir özgürlüktür. Marcuse’nin iddia ettiği gibi tüketim toplumunda özgürlük bir yanılsamadır çünkü sunulan şeylerin çeşitliliği altında aynılık vardır, yalnızca aynı olanın çeşitli örneklerinden seçim yapılabilirler. Sahip oldukları tüm seçimler önceden belirlenmiş olup, hayatlarının anlamını kişiye sunarlar (Finkielsztein, 2022: 6).

Özetlemek gerekirse, kapitalizm ve onun kültür endüstrisi, genel düzeyde sürekli değişim, yenilik ve meşguliyet ihtiyaçlarına inen, gerçek insani eylemlilik, derin katılım ve anlamlılık ihtiyaçlarını göz ardı eden ve hatta bunların yerini alan sahte ihtiyaçlar üretmede uzmanlaşmıştır. Kesintisiz uyaran akışı ve sürekli hareket, kültürel olarak belirlenmiş tüketicilik yaşam tarzı ile doğal insani yatkınlıklar arasındaki uyumsuzluğu fark etmemizi engellemeyi amaçlamaktadır. Uyaranlara, yeniliğe ve hazza olan bağımlılık, doyum noktasına ulaşmamızı engelleyen ve mutluluğumuzu tüketici kapitalizmine emanet eden mekanizmalardan biridir. Uyaranlara ve yeniliğe olan bağımlılık iki tamamlayıcı strateji tarafından üretilir: Tüketici ürünlerini, satın alındıktan hemen sonra eski veya modası geçmiş olarak değersizleştirmek; mevcut (çoğunlukla yapay) ihtiyaçların birbirini izleyen ihtiyaçları doğuracak şekilde karşılanması (Finkielsztein, 2022: 6-7).

Makale: (Melek Coşgun Solak  , Tamer Yıldırım – Kaynak) – Eser: René Magritte – Depths of Pleasure.