Estetikte Güzel – Çirkin Olan

Tarihçe ortaya çıkan estetiksel görünüşler sistemi içinde güzel olan ile karşıt kutubu, çirkin olanın özel bir yeri vardır. Çok önemlidir bu yer; çünkü, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, kuramcılar, çoğu kez, estetiksel olan ile güzel olanı birbiriyle özdeşleştirmekte, böylelikle de estetik bilimi, güzel olanın felsefesine dönüşmektedir. Bu gibi hallerde, tüm öbür estetiksel görünüşler, özel bir araştırma konusu edilmemekte; güzel olanın anları, güzel olanın tekil biçimlerinden biri olarak, sanat da güzel olanın yaratımı olarak görülmektedir. Hatta, estetikte, yüce olanın, trajik olanın ve, komik olanın başlı başına bir önem taşıdığının kabul edildiği ve sanatın özünün, güzel olanın değil, daha başka şeylerin yaratılması olduğunun kabul edildiği hallerde bile (örneğin, Çernişevski’nin öğretisinde), güzel olan sorunu, estetik kuramının hep ana sorunu olmuştur. Şöyle açıklayabiliriz bunu; gerçeklikte olduğu kadar, sanatta da, güzel olanın etkinlik alanı, öbür estetiksel olan biçimlerin etkinlik alanından kendi özünce çok daha geniştir. Ne doğanın ve insan yaşamının tüm alanlarında, ne de tüm sanat tarzları ile türleri arasında, yüce olan ile bayağı olana, trajik olan ile komik olana bu denli rastlanabilir. Oysa, buna karşılık, güzel olanı (ve aynı şekilde, çirkin olanı) heryerde bulabiliriz. Güzelliğin kaynağı olan, gerçeklik ile ideal arasındaki somut ilintinin, her görünüşüyle, herşeyden önce etkin olabilmesi için, herşeyden önce genel olması gerekir.

Gerçek olan ile ideal olan arasındaki bu herşeyden önce genel olan ilinti, gerçek olan ile ideal olanın birbiriyle uygunluğu olabileceği kadar, birbiriyle uygunsuzluğu da olabilir. Gerçeklikle estetiksel ilintimizi olduğu kadar; bizden öncekilerden kalan, estetiksel tasarımlarla dolu, dünyanın sanatsal mirasını da çözümlemeye kalktığımız zaman görürüz ki, insanlar, algılamış oldukları bir nesne ile kendi idealleri arasında bir uygunluk duydukları zaman o nesneyi güzel olarak; kendi idealleriyle çelişen, kendi ideallerine yabancı düşen bir nesne olarak gördükleri şeyi de çirkin, güzel olmayan bir nesne olarak duyumsamışlardır.

Burada, bazı estetikçilerin kanıtlamaya çalıştıkları gibi, çirkin olanın, bir estetik kategorisi olmadığı yolundaki savların bütünlükle tutarsız olduğu da açıkça ortaya çıkmaktadır. Pek tabii, çirkin olan, bir estetiksel değer olarak, yani insanlar için olumlu bir anlam taşıyan bir nitelik olarak kabul edilemez. Daha önce de belirttiğimiz şekilde, tüm öbür değer alanları gibi, estetiksel görünüşler alanı da, benzeşen karşıt değerleri kendinde içerir; çünkü, herhangi bir niteliğin olumlu anlamının ortaya çıkarılması, o niteliğin kendi karşıtını oluşturan ve olumsuz bir anlam taşıyan özelliklerin varlığının da ortaya çıkarılmasını öngörür. Burda, öbür birçok bilim dallarından da bildiğimiz olgular arasında varolan aynı ortak ilişkilerle karşılaşmaktayız; örneğin, aydınlık kavramı, karanlık kavramının var olmasının bir öngereğidir; nasıl ağırlık kavramı, hafiflik kavramının; pozitif yük kavramı, negatif yük kavramının; hakikat kavramı da, hakikat dışı ya da yanılma kavramının bir öngereğiyse. Bunun gibi, nasıl hakikat dışı ya da yanılma, bilgi kuramı kategorileriyse, şer ya da haksızlık; etik kategorilerse, çirkin olan, yoz olan, kaba olan, bayağı olan da estetik kategorileridir; olumsuzluk işareti taşırlar, hepsi bu.

Estetik bilinci tarihinde ve sanatsal kültürde, çirkin olanla kurulan ilinti çok değişik görünümler almıştır; çirkin olanın varlığı bazen hiç görmezlikten gelinmiş; bazen göz yumulmuş, doğanın bir hatası ya da şeytan hilesi denmiş; bazen de önplana alınmış, sanatın ve kuramcıların tüm ilgisi o yöne çevrilmiştir. Son olarak da, gerçekliği estetiksel olarak değerlendirmenin bütün öbür biçimleri zorlanarak, güzel olan ile yüce olanın yerine başka şeyler konmak istenmiştir. Bu konuda, bazı Sovyet kuramcılarının konumu da açık seçik anlaşılamamaktadır; öyle ki, bu kuramcılar, ya nereye ait olacağı açıklanmaksızın, çirkin olanı estetiksel görünüşler dünyasının bir çırpıda dışına çıkarmakta, ya da çirkin olanın yaşamdaki varlığı ile sanat tarihindeki rolü üstüne ses çıkarmamaktadırlar. Bilimsel olarak yapılacak bir araştırmada, güzel olan ile çirkin olanın mutlaka karşılıklı ortak ilişkileri içinde ele alınıp incelenmesi gerekir; aksi halde, bu ikisinin karşılıklı şekilde birbirlerine ilişkin oluşları dışında geriye sadece güzel olanın varlığının tanınması kalır ki, bu da anlamsız olur.

Bir insanın güzelliğinden söz ettiğimiz zaman, herşeyden önce, insanın kendi cinsinin ölçüsünü, yani, insansal olan ölçüyü kapsayacak şekilde, o insanın bedensel yapısından başka, insanın zihinsel dünyası ile davranışlarının da yapısından söz ediyoruzdur. Yok eğer, insan güzelliğinin nesnel temel ilkelerini sınırlandırıp, burdaki estetiksel değeri insanın maddi bedeninin yapısına indirgeyecek olursak, o zaman, insan güzelliği sorunu, biyolojik bir soruna dönüşür. Çünkü, bütün öbür yaratıklardan insanın cins olarak ayrımının kendine özgü yanını bize gösteren şey biyolojidir. Biyolojinin, insan güzelliğinin gizini açığa çıkarabilme gücünden yoksun olduğu çoktan kanıtlanmış bulunuyor; çünkü, biyoloji için, biruyumlu ve değişmez bir estetiksel norm yoktur. Belli bir ırkı temsil eden kişilerde güzelliğin vazgeçilmez belirtisi olan çizgiler ve kendine özel yanlar, başka bir ırkta çirkinlik sıfatı olurlar; örneğin, beyaz tenlilik. Hrıstiyan mitolojisinde meleklerin beyaz tenli, şeytanların ise siyah tenli oluşları doğaldır. Ama, aynı şekilde, Afrikalı sanatçıların, şeytanı beyaz tenli olarak kafalarında canlandırmaları da doğaldır. Kızılderililer de, beyaz tenli kavramı, çirkin kavramıyla aynı anlama gelir; bir Avrupalı için de sarı benizli olmak güzel bir şey değildir, hastalık belirtisidir çünkü. Bunun gibi, her ırktan insan, insan yüzünün plastik yapısındaki bütün özellikleri; söz gelişi, elmacık kemiklerinin çıkıklığını, gözlerin çekikliğini, dudak kalınlığını, burun biçimini, estetiksel olarak hep farklı şekillerde değerlendirir. İnsan güzelliğinin kalıbı yoktur.

Herhalde ancak ırkçı bir estetik, bir ırktan insanın güzellik belirtilerini mutlaklaştırıp, öbür ırkı temsil edenlerin yüz ve vücut biçimleri ile ten rengine nesnel olarak çirkin diyebilir. Ama bu aynı zamanda, ne biyolojinin, nede antropolojinin, güzel olan ile çirkin olanın doğasını yakalayabileceği anlamına gelir; çünkü, her ırkın kendi gerçek varoluşunun özelliklerine bağımlı olmak üzere, yaşam ile idealin birbirine uygunluğunun dışında, insanlar için salt nesnel bir güzellik yoktur.

Bundan başka, insan güzelliği, ulusal değişkenlikler de kazanabilir. Her halkın, diyelim Uşinskiler’in, kendi bir insan idealleri vardır. Bunun için, Gürcü bir güzel ile Estonya’lı bir güzelin şeklen görünüşü, ya da bir İspanyol’un güzelliği ile bir İsveçli’nin güzelliği o denli kendine özgüdür ki, birinde güzelliği işaret eden çizgiler, öbüründe estetiksel açıdan olumsuz bir anlam taşıyabilir. Bu bakımdan, bir kez daha belirtelim ki, güzel olan ya da çirkin olan için konabilecek uluslarüstü, mutlak bir norm yoktur. İnsan güzelliği görece olup, insan güzelliğinin somut göriinüş biçimleri, her zaman için, belirli ulusal, ırksal olarak koşullanmış ya da sınıfsallığa bağlı belirtileri kendinde taşır. İşte adı geçen bu son bağımlılık hali, Çernişevski tarafından farkedilmişti. Çernişevski, insanın güzel yaşamdan ne anladığının, yani, insanın kendi idealinin, sınıfsal bir karakter taşıdığını, çünkü, bunun, belli bir sınıfın kendine özgü çıkarlarından doğduğunu saptamıştı. Nitekim, köylülükte olsun, aristokraside olsun, tüccarlıkta olsun, bu sınıfların herbirinde, kendi ideallerine, söz gelişi, hangi kadın tipinin kendilerine denk düşüp düşmediğine göre değişen bir kadın güzelliği anlayışı vardır. Özellikle, tarihsel olarak değişkenliğini çözümlediğimiz zaman, insan güzelliğinin toplumsal ideallere olan bağımlılığını açıkça görürüz. Her çağdaki insan güzelliğinin sanatsal modelinin ne olduğunun ortaya konduğu sanat ise, bizim böyle bir çözümleme yapabilmemiz için çok zengin ve elverişli malzemeyle doludur.

İnsan güzelliğinin ilk sanatsal modelleri, paleolitik çağın Venüs figürleridir. Bu figürlerde, kadın vücudunun gerçek orantıları açıkça değiştirilmiştir. Bu çarpıtmanın nedeni nedir? İlkel toplumlardaki sanatçılar sahici biçimleri çizebilmekten mi yoksundular acaba yoksa, gerçek biçimlerin şeklinin biçimsel olarak bozulması mıydı bu? Pek tabii, ne biriydi, ne de öbürü. Bunun nedeni, paleolitik insanın kadından ne anladığının çizilmesiyle uyandırılacak olan o estetiksel etkiyle ilgiliydi daha çok.

Ötedenberi bilinmektedir ki, bu figürlerdeki çarpıtmanın belirli bir anlamı vardır. Yaratıcı kişi, burda, ikinci dereceden cinsellik belirtisi olan şeyleri abartmaktadır. Koca bir karın, geniş kalçalar ve dolgun göğüsler, anaerkil çağda, kendi temel, ideal belirleniş şekli içinde, kadının biyolojik işlevini, yani, cinsini üretme işlevini, doğurganlığı, yaşamı türetme işlevini simgelemektedir. Burda, biyolojik yasallığın estetiksel bir anlam kazanarak insan idealinin taşıyıcısı haline gelişi vardır.

Bu idealin değişime uğramasıyla birlikte, insan güzelligi tasarımı da değişime uğramıştır. Ataerkil düzene geçiş sonucu, yeni toplumsal ilişkiler ile yeni etik – dinsel anlayışların oluşması, estetiksel dünya ile insan anlayışının kökten bir şekilde değişime uğramasına yol açmıştı. Bu dönemde yapılmış taştan idoller ile yontulmuş masklar kadar, insanların kendi gövde ve yüzlerini acayip şekillerde boyamaları, doğal biçimini yitirmiş tılsım resimleri, kendine özgü saç kesimleri ve süslemeleri, bütün bunlar, bizce vahşiliğin bir işaretidir. Ama bütün bu görünüşlerin altında, ilkel toplum insanı için, hakiki güzellik yatıyordu; çünkü, maske takmak, çarpıtmak, insanın gerçek dış görünüşünün degiştirilmesi, bunlar hep, doğaüstü, mistik, ideal, mana dünyası tasarımı ile uygunluk kurulmasına yarayan şeylerdi. İnsanın şekilce görünüşü, manasal – mistik, kutsal olan şeyi ne denli anımsatıyorsa, kendi soyundan olanların gözünde o denli güzel görünüyordu. Yani, insanların kendilerini güzel saydıkları şeylerle bezendirmeleri, gerçek olanın manalaştırılmasından kutsallaştırılmasından, gerçek olanın ideal olana yakıştırılmasından başka bir şey değildi.

***

Doğada ve insan yaşamında rastlanandan başka, insanlar tarafından yapılmış şeyler dünyasında da güzel olanın yeri vardır. Burada, kendine özgü bir tarzda da olsa, gerçek olan ile ideal olanın birbiriyle uygunluğu olarak güzel olanın genel yasası, hiç kuşkusuz, burada yine geçerlidir.

Buradaki kendine özgü hal, nesnelerin güzelliğinin, insan eliyle işlenmiş oluşundan, çoğunlukla da insanın bilinçli ve amaçlı çabalarıyla ortaya çıkışından, yaratılan nesnenin güzelliğini insan elinden almış oluşundan gelmektedir. Nesnelerin güzelliğinin insan eliyle yaratılmış oluşu, onun bu kendi özelliğini açıklayan şey de olmaktadır. Bunun temelinde, nesnelerin sadece algısının değil, ama aynı zamanda yaratılışının da, idealin bir anı oluşu yatmaktadır. İnsan faaliyetinin kendi bir sonucu, idealin gerçekleştirilmesidir buradaki. Böyle bir sonuç ise, o gerçek nesnenin ortaya çıkmasını sağlayan ve onun içinde cisimleşmiş olan ideal ile, yaratılan o gerçek nesnenin birbirine uygunluğunun derecesiyle değerlendirilecektir.

Bu bakımdan, nesnelerin güzelliği, onların kendi ereklerine uygunluklarıyla sıkı sıkıya bağıntılıdır. Yaratıcı bir kişinin bir nesnede gerçekleştirmeye çalıştığı ideal, bu nesneyi algılayacak ve estetiksel olarak değerlendirecek olan herkesin bilincinde uyanması gerekir. Bu düşüncemizi, klasik sayılabilecek bir örnekle açıklamak istiyoruz. İlk çaglarda, aşağıya doğru incelerek sivri bir uç yapan; yumurta biçiminde işlenmiş kablar vardı. İlk kez gören için, böyle bir amfor, garip ve anlamsızdır, güzel değildir hiçbir şekilde. Ama bu biçimin kendi ereğine olaganüstü uygunluğu farkedilir edilmez (çünkü, toprağa sokuldukları için, bu kabların sivri uçlu bir dibi olması gerekiyordu), bu nesneleri estetiksel olarak değerlendirme olanağı da çıkıvermiştir ortaya.

Demek ki, nesnelerin estetiksel olarak değerinin belirlenmesinde, o nesneler ile, o nesneleri yaratmış olan kimsenin tasarımladığı, öznel olarak varılmaya çalışılan idealin birbiriyle uygunluğu yeterli değildir; çünkü insan fantazisinin ortaya koyacağı o kadar çok tasarım vardır. Gerçek bir nesne ile ideal – olan şeyin birbiriyle uygunluğu yalnızca öznel değil, ama aynı zamanda nesnel bir karakter de taşımalı, o nesnenin pratik işlevinin bir kanıtı olmalı; o nesneyi kullanacak, algılayacak ve estetiksel olarak değerlendirecek insanlarca kabul edilmelidir. Bir nesnenin nesnel karekterde olan kendi ideal tasarımıyla uygunluk içinde olması halinde, o nesnenin güzelliğinin derecesi, bu uyumun derecesiyle belirlenir, ki bu da o nesneyi yaratan kişinin ustalığına, becerisine, kendi işine özgürce egemen oluşuna bağlıdır.

(Estetik ve Sanat, Moissej Kagan)

Images: * Çirkin Düşes (The Ugly Duchess) – Quinten Matsys / * Figure at a Window – Salvador Dali / * Sandro Botticelli – The Birth of Venus (c. 1484–1486). / * Compact Measuring Tool – Gaurav Wali